Kocaeli’nin En Prestijli Gazetesi
Dolar 6,8650
Euro 7,8519
Altın 399,49

Okumak, yazmanın duasıdır

“Bir Sevda Masalı” isimli romanı yayınlanan, yeni kitapları üzerinde çalışmalarını sürdüren Sibel Demircan ile İzmit’te bir kafeye oturduk. Kahvelerimizi içerken, uzun uzun sohbet ettik. Ortaya ilginizi çekeceğini umduğumuz bu röportaj çıktı. Ekonomi eğitimi alan, yazarlık konusunda özel eğitimlere devam eden Sibel Demircan adını, edebiyat dünyamızda yakında sıkça duyacağınızı düşünüyoruz. İsterseniz, günümüzün bu önemli ve gelecek vaad eden yazarını siz şimdiden bu röportajla tanıyın

OKUMAK, YAZMANIN DUASIDIR

Yüzyıllar boyunca bu topraklarda anneannelerimizin, babaanne ve dedelerimizin yaşadığı aşkları, acıları, göçleri, hüzünleri ve mutlulukları hep kendilerinden dinledik. İçlerinden bazılarının hikayeleri ise bizleri derinden etkileyecek cinstendi ve bu hikayeler bazen belgesellerde izlediğimiz bir konuda kaldı, bazen de tamamen unutuldu gitti.

Sibel Demircan, aile büyüklerinin yaşadıklarını, aldığı eğitimle harmanlayıp, şiirsel bir üslupla kitap haline getirmiş başarılı bir yazar. Çocukluğundan beri edebiyata düşkün. Ekonomi mezunu, ama kendi deyimiyle rakamlarla oynamak yerine, kelimelerle oynamayı seven bir yazar.

Aydili Sanat Derneği bünyesinde Yaratıcı Yazarlık Atölyesi ve Metin Eleştirmenliği Atölyesi'nde üç dönem boyunca eğitim alan Demircan; babaannesinin gerçek hayat hikayesini kaleme aldığı ilk romanı "Bir Sevda Masalı" ve Türkiye'nin ilk ezoterik romanı ünvanına sahip bir üçlemenin ilki "Mabedin İçinde" kitaplarının dışında, sayısız şiir, deneme ve öykü çalışmalarına sahip. Mühür Dergisi'nde "Gökdebil Aşı", "Bedel", "Gölge", "Senden Sonra", Aydili Dergisi'nde "Ayin", Berfin Bahar Dergisi'nde "Sonsuza Kadar", Pozitif Dergisi'nde "Bir Dilek Tut", Kadran Dergisi'nde "Hayata Dön", Mey'us Dergisi'nde "Elimi Tut", "Kambur" isimli öyküleri ve "Kayboldum" isimli şiiri yayımlanmıştır. Annesinin hikayesini anlattığı "Bir Nefes Bin Gülücük" ve Bulgaristan Kızanlık'ta geçen acı dolu bir yaşam öyküsünü anlattığı "İz" isimli roman çalışmaları bulunmaktadır. Sınır Ötesi Yayınları'nda editörlük de yapan Sibel Demircan, ilk çalışması "H-Kaytarma"da da dedesinin hikayesini okuyucularına anlatmaktadır. Kırım Tatarcası; Güney, Kuzey ve Çöl Ağzı olarak üçe ayrıldığından, Kaytarma ve Haytarma olarak şiveye göre değiştiğinden, bu farklılığı ortadan kaldırmak için romanına "H-Kaytarma" adını vermiş ve Everest Yayınları'nın yarışmasına bu roman ile katılmış, sonucu henüz açıklanmamıştır. "H-Kaytarma"nın içinde geçen en ilginç detay; Kırım Han'ı Giray Han tarafından çok sevdiği ve genç yaşta ölen karısı Dilara Bikeç anısına 1763'de yaptırdığı Han Sarayı'nın içindeki Gözyaşı Çeşmesi'dir. Çeşmeden akan her bir su damlasının çıkardığı ses, akustiğin de yardımıyla insana çocuk ve kadın ağlama, hıçkırık sesi gibi gelir ve dinleyeni derinden etkilermiş. Puşkin'den Evliya Çelebi'ye nice edebi esere konu olmuş, baleye uyarlanmış bu çeşme.

GÖZYAŞI ÇEŞMESİ

Ah, aşk çeşmesi!

Ah, hüzün çeşmesi!

Dinledim senin taş dudaklarından,

Uzun hikayeleri

Ah uzaktır!

Acı ve mutluluğun parçaları.

Fakat Maria'dan hiçbir kelime çıkmadı.

(A.S.PUŞKİN)

İçeriğinde böylesi ilginç konular barındıran çalışmaları olan, dönem romanları konusunda neredeyse ustalaşmış olan bir yazara kayıtsız kalamayıp, sevgili Sibel Demircan ile sizler için bir röportaj gerçekleştirdik.

* Bize kendinizden bahseder misiniz Sibel Hanım?

- Ekonomi mezunuyum. Uzun zaman özel şirketlerde denetmenlik yaptım, sonrasında ailevi durumdan dolayı iş hayatımı bırakmak zorunda kaldım ve o süreci atlatana kadar her şeyden uzak yaşadım.

O süreç atlatıldıktan sonra da benim ruhsal olarak iyileşmem gereken bir dönem oldu. Onun dışında bir şeyler yapmak zorundaydım, hayata tutunabilmek için kendi kendime çocukluğumdan beri okuyordum, yazıyordum, bir şeyler yapıyordum. Sonra bir Sanat Atölyesi'ne başladım.

* Bir anda durduk yere olmadı, bir yaranın sonucu oldu sanırım.

- Tabii ki maalesef öyle. Zaten üreten insanlar genellikle yaralardan beslenip öyle üretebiliyorlar. O yara tabii ki kapanmadı ama şifa bulması için ve hayata tutunabilmek için bir şeyler yapmak zorundaydım ve ben de yazma ve okuma, bir şeyler üretme süreci ile ilgilendim.

Çünkü yazdığınız zaman; yazdığınız şeyler, ortaya çıkardığınız şeyler sizi sorgulamıyor, bu neden böyle demiyor ve yazdıkça rahatlıyorsunuz terapi gibi. O yüzden de o Sanat Atölyesi'nde çok değerli hocalarımın eşliğinde öyküler yazmaya başladım. Yazdıklarımın zamanla değer gördüğünü hissettiğimde, gördüğümde ve tanık olduğumda çok mutlu olmaya başladım.

Demek ki doğru yoldayım dedim. Atölyeye başladığımın sanırım 2. ayında yazdığım bir öykü hocam tarafından çok beğenildi ve ders çıkışında beni yanına çağırarak, seni artık romana yönlendiriyorum, bundan sonra yazacağın bütün öyküler bir romanı oluşturacak ve sonda da sana ait bir kitabın olacak dedi. Ben de yapabilir miyim yapamaz mıyım nasıl olur diye düşünürken, bir anda kendimi gerçekten kitap yazarken buldum. Gerçi annemle ilgili yazmış olduğum, yazmaya devam ettiğim ve şu anda çok acıttığı için yarım bıraktığım bir romanım var. "Bir nefes bin gülücük".

Sonra öykülerimi, şiir ve denemelerimi çeşitli dergilere gönderdim, onlar da çok beğenildi ve yayımlandı. Sonrasında ilk romanım çıktı "Bir Sevda Masalı" Karadağ'dan Türkiye'ye acı dolu bir göçü anlatmakta. Ardından bir yayınevi ile tanıştım "Sınır Ötesi Yayınları". Onların editörlüğünü yapmaya başladım. Yaklaşık üç yıldır editörlüklerini yapıyorum. Aynı zamanda da onların isteği üzerine bir üçleme oluşacak bir roman yazdım. "Mabedin İçinde".

* "Bir Sevda Masalı" ilk roman?

- İlk romanım.

* "Mabedin İçinde" ikincisi?

- Evet ikinci romanım. H-Kaytarma'm var, İkinci Dünya Savaşı'nda Orta Asya'ya ve Sibirya'ya sürülen Kırım Tatarları'nı anlatıyor, bu da gerçek bir hikaye, her şey gerçek.

* Kitaplarınızı alıp okumak istesem, neyi anlatıyorlar diye sorsam?

- "Bir Sevda Masalı" dediğim gibi hocamın yönlendirmesiyle ortaya çıkan bir kitap. Elimde bir hikaye vardı, gerçek bir hikaye. O hikaye derinlerime o kadar yerleşmiş ki, çocukluğumdan kalan bir geçmiş hikayesiydi. Bir anda minik bir öyküyle ortaya çıktı. Zaten kitabın ilk bölümünde de o öyküyü anlatıyorum; Sevdalinka. Karadağ'da geçiyor. Karadağ'da küçük bir köyde birbirini çok seven iki tane genç var. Şimdi insanlar bunu duyunca klasik bir aşk hikayesi zannediyorlar ama öyle bir şey değil. İçerisinde kendini bulma var, aşktan beslenme var, hayatın zorlukları var, imkansızlığı aşabilmek var. Bir insan için gerekli olan ne varsa, insanı, hayatı öğretebilen ne varsa, kitabın içerisinde hepsi var. Ali ile Ayşa'nın hikayesi. Karadağ'dan Türkiye'ye göçü anlatıyor, ama zorunlu bir göç bu. Ayşa göç ediyor, Karadağ'dan göç ederken hem sevdasından göç ediyor, hem ülkesinden, hem sevdiklerinden, hem toprağından, her şeyden göç ediyor.

* Aslında bir dönem romanı diyebiliriz.

- Kesinlikle öyle. 40'lı yıllarda geçen bir dönem romanı ve gerçek yaşam hikayesinden kurgulanmış.

* Babaannenizin hikayesi.

- Babaannemin hikayesi ve karakterler kadın veya erkek fark etmiyor, içerisindeki duygularda hep ben varım. Ali'de benim, Ayşa'da benim. "Mabedin İçinde" romanı bir üçleme olacak. Burada da "Mabedin İçinde" derken insanların mabetleri kalpleridir. Yaşam içerisinde pek çok zorluktan geçiyoruz ama bize doğru yolu gösteren genellikle kalbimiz ve hislerimiz oluyor. Dolayısıyla burada mabedin içinde derken mecaz yapıyorum, hem de gerçekten bir mabedin içerisine girip eğitim aldıkları için mabedin içinde oluyorlar. Adras ve Penelope'nin hikayesi. Antik Yunan'da Eleusis şehrinde taş ustası olan ve bir mabedin inşaasında çalışan Adras ve Penelope'nin kendilerini arayış hikayeleri. Aynı acılardan geçmeleri, aynı paydanın altında toplanmaları, birbirlerinden pek hoşlanmasalar bile aynı yola çıkıp, aynı yolda pek çok şeyi öğrenip, Mısır'ın ilk mabedi olan Sais'e girme mücadeleleri, zorlu sınavlardan geçmeleri ve sonunda bir Osiris Rahibi olarak çıkıp, kendi ülkelerine dönüp, orada kendi mabetlerini, kendi okullarını kurmalarıyla ilgili bir roman. İkincisinde baş karakter Adras, Mısır'dan Eleusis'e dönecek ve orada kendi okulunu kuracak. "H-Kaytarma"dan da biraz bahsedeyim. Bu da dedemin hikayesi, dedem Kırım Tatar'ı. 1944'de İkinci Dünya Savaşı'nda Stalin bir anda Kırım'da Tatar'lara kafayı takıyor, ya da savaşla ilgili çıkarlardan dolayı. 18 Mayıs 1944'de sabaha karşı saat 03:00 civarı sorgusuz sualsiz bütün Kırım Tatarları'nı topluyor ve penceresiz vagonlara yerleştiriyor. Yanlarına 5 kilo ağırlık dışında bir şey alamıyorlar. Para alamıyorsunuz, altın alamıyorsunuz sadece alabildiyseniz yiyecek alabiliyorsunuz.

* Masal gibi dinliyoruz ama insanlar bunu yaşamışlar.

- Kesinlikle öyle. Su yok, yiyecek yok, pencere yok. Hamileler, çocuklar, yaşlılar, hastalar var. Yolculuk 22 gün sürüyor. Orta Asya'ya ve Sibirya'ya zorunlu göç, sürgün ediliyorlar. Ölenleri de duraklarda, istasyonlarda yol kenarlarına atıyorlar. Bir mezarları bile yok. Hatta bir tane karakterim var. "Nafe", iki küçük kızı var. Bir durakta duruyorlar, kızlar sürekli ağlıyor, yiyecek istiyorlar. Annesi buğday tarlalarını görüyor ve kapı açılır açılmaz karşı tarafa koşuyor, bir iki buğday tanesi bulayım da çocuklarıma yedireyim diye. Ama vuruluyor. Burada da dedemin hikayesi; karakterimiz Renat da çok büyük mücadeleler veriyor. Özbekistan Taşkent Apartak kasabasında bir kömür ocağında çalışıyor. Çalışırken kömür ocağı çöküyor, altında kalıyor. Yaşlı anne babası ve kardeşleri var. Sonunda da ülkelerine geri dönebilmek için çok mücadele veriyorlar. Geri döndüklerinde ülkeleri bıraktıkları gibi değil. Mezar taşlarını bile yıkıp yeni yaptıkları evlerde kullanmış Ruslar. Onların bıraktıkları her yere Rusları yerleştirmişler. Kendi dillerini konuşamıyorlar, kendi geleneklerini, dinlerini hiç bir şekilde yaşayamıyorlar.

* Hepsi yaşanmış öyküler.

- Kesinlikle öyle, evet. "İz"de öyle olacak inşallah. "Bir nefes bin gülücük", annemin hastalık sürecini anlattığım o da gerçek bir hikaye.

* Yazar olmak isteyenler ve öykü yazarlığına hevesli gençler için hangi tavsiyelerde bulunursunuz?

- Eğitim, eğitim, eğitim. Herkes bir şeyler yazıyor. Okuma yazma oranının çok düşük olduğu bir ülkede yaşıyoruz ama her önüne gelen iki tane cümleyi yazıp, kendini yazar ilan edebiliyor. Veya filozofların cümlelerini alıp, yerlerini değiştirip, bunu ben yazdım diyerek ortaya çıkabiliyorlar.

* Mevlana sözleri gibi.

- Aynen öyle. Ben bile şu anda kendimi yazar olarak ilan edemiyorum. Ben öğrenme aşamasında olan, edebiyata aşık biriyim.

* Ben yazar olmak istiyorum diyen birine?

- İstiyorum diyerek de çok olunmuyor. Ben doktor olmak istiyorum falan değil, ruhun da istemesi lazım bedenle birlikte. Eğer ruh, beden ve akıl aynı şeye hizmet ediyorsa, bir bütünü oluşturuyorsa o zaman zaten farkında olmadan oluyorsunuz. Yani benim hayat çizgimde yazar olmak varmış ki oldum. Üzerine toprak örttüğüm bazı kanallarım vardı, onlar açıldı. Okuyarak açıldı, yazarak açıldı. Acılardan beslenerek, yazarak açıldı. Önce okumak diyorum. Bir şey yazarsınız ama tek bir dil kullanırsınız, diyelim ki di'li geçmiş zaman kullanırsınız geldi gitti etti bilmem ne. Bu ne olur? Çok mekanik ve akıl akıl bir yazı olur. Duygu yoktur içinde. Ama çok okuyan bir insansınızdır, her duyguyu hissedebiliyor ve yazabiliyorsunuzdur, her dili de yazabiliyorsunuzdur. O karşı tarafa geçebilir. Dolayısıyla önce okumak, sonra gözlemlemek, gözlemlediklerinizi akıl süzgecinden geçirmek ve yazıya dökebilmek.

* Yazarlık tüm yaşamınızı etkileyen bir olgu mu? Sabah kalktığınız andan itibaren kafanızda sürekli tasarladığınız projeler, kelimeler var mı? Yoksa sadece yazarken mi yazarsınız?

- Hayatım. Hayatımın her evresinde var. Ben sanıyorum ya Serdar Ortaç ya da Yıldız Tilbe'nin bir röportajında şöyle bir cümle duymuştum ve cümle bana çok uçuk, çok ütopik gelmişti. Demişlerdi ki: "Sürekli yanımızda minik bir defter ve kalem bulunduruyoruz, ilhamın ne zaman geleceği belli olmaz, geldiği anda yanımızda hazır bulunması lazım. Yani inanamamıştım. Sonra yazmaya başlayınca, demek ki biriken ya da tıkalı olan kanallar var onlar açılıyor. Gecenin üçünde dördünde dan diye uyandığım ve yazdığım cümlelerim var, günlük hikayelerim var. Eğer onları yazmazsam kalıcı hale gelmiyorlar, sabah unutuyorum.

* İdolünüz örnek aldığınız yazarlar var mı?

- Bütün yazarlar birbirlerinden etkileniyorlar. Çünkü okuyarak yazıyoruz, hatta şöyle bir cümle var çok severim. "Okumak yazmanın duasıdır" derler. Ne kadar okursanız o kadar besleniyorsunuz ve o kadar üretebiliyorsunuz. Bir kere kelime hazneniz genişliyor ve hayata bakış açınız, çerçeveniz genişliyor. Saramago'yu çok beğenirim çünkü kendine özgü bir yazar, imla kurallarını asla takmıyor ve sıralı yazıyor. Başkaları ne düşünür, ne yapar falan değil. Sıralı, kendine özgü yazıyor. Umberto Eco'yu çok beğenirim. Türk yazarlardan Ayşe Kulin ve Canan Tan'ı çok beğenirim çünkü romantik ruhları var. Bana çok hitap ediyor. Ben de zaten atölyeye giderken hocam tarafımdan grubumuzun en romantik yazarı diye lanse edilmiştim. O yüzden aynı duyguyu, aynı kanalda olduğumuzu hissedebildiğim yazarları çok seviyorum ve takip ediyorum.

* Öykülerinizde insanlar neyinizi tam kavrasınlar istiyorsunuz?

- Bendeki duygu karşı tarafa geçebiliyorsa, okuduğu zaman anlattığım yerleri geziyormuş gibi hissedip, benim hissettiğim duyguları hissedebiliyorsa, benim için en önemli olan şey o.

* Ucu açık romanlarınız var. Devamı gelecek mi?

- Eğer okuyanlar çok isterse, yayınevi de hazır olursa bu duruma, tabii ki. Seviyorum bir de ucu açık bırakmayı, çok seviyorum. İnsanlar merak etsin istiyorum.

* Hayal etsinler, öykünün devamını kafalarında kendileri tasarlasınlar.

- Aynen öyle, çünkü bölümlerim de benim öyledir.

* Şiir mi? Roman mı?

- İkisi de. Şiir ruhun dansı bence, roman da şiiri kucaklayan bir ana gibi.

* Yazarlara gereken değerin verildiğini düşünüyor musunuz?

- Hayır. Türkiye'de aslında genel anlamda bakarsanız hiç bir mesleğe yeteri kadar değer verilmiyor. Zaten o yüzden de beyin göçü oluyor. Yazarlar da aynı şekilde. Gerekli değer verilseydi; geçmişte çok üretken olan yazarlarımız kötü hayatlar yaşamazlardı.

* Romanınız basıldıktan sonra burayı böyle yapsaydım, şurayı şöyle değiştirseydim dediğiniz oldu mu?

- Hiç olmadı. Bende şöyle tuhaf bir durum var, niye bilmiyorum? Bir şeyi yazıyorum roman, şiir hiç fark etmez, yazıyorum o bittiyse bitmiştir. Ha geri dönüp bakıyorum elbette, çünkü imlasına bakmak zorundayım, kurguya bakmak zorundayım, karakterlere bazen ilaveler yapabiliyorum. Çünkü sürekli gözlem halindeyim ve diyorum ki; aa işte bu karakter aslında daha acımasız olabilir, ya da daha şefkatli olabilir. Onları değiştirebiliyorum. Ama tam anlamıyla bittiyse, benim için bitmiştir. Bir daha kapağını bile açmıyorum. Çünkü çok kötü bir ruh hali yani kendi yazdığınızı yüzlerce kez okumanız, o kadar sıkıcı bir durum ki.

* İlerde çok ünlü oldunuz..

- İnşallah.

* Bugünlerden kalan en büyük anınız hangi an olurdu?

- İlk öyküm basıldığında, ben onu matbu haliyle kağıtta gördüğümde inanamadım. Onlarca kez ismimi okudum, herhalde o olurdu. Sonrasında da ilk romanım.

* Yemek kültürünün edebiyatla paralel olduğunu düşünüyorum. Yemek yapmayı sever misiniz?

- Ben de düşünüyorum. Hatta onunla ilgili denilebilecek bir öyküm var. Yemek yapmayı severim, yapmaktan ziyade yemeği süslemeyi, sunum aşamasını çok severim. Çünkü o da ayrı bir sanattır yemek yapan için. Dolayısıyla bir yemeğin tadı tuzu yoksa, yazdığınız şeylerde de yeterli duyguyu veremiyorsanız, onun da tadı tuzu yoktur. Nasıl yemeğe ilave yaparak onu çeşnisiyle birlikte güzelleştiriyorsanız, yazdığınız şeylerde de eğer gerçekten insana huzur veren duygular varsa, o da bir şekilde lezzet veriyor.

* Aşk mı? Para mı?

- Aşk. Çünkü ben çok romantiğim. Para her halükarda kazanılır, ama aşk her zaman bulunmuyor.

* Çok ünlü olmak mı? Edebi bir değer olmak mı?

- Edebi bir değer olmak. Çünkü ünlü olmak çok kolay, hele de Türkiye'de. Aşırı uçlarda bir şeyler yapıyorsanız, ya da insanların dikkatini çekecek, hoş olmayan şeyler yapıyorsanız. Genellikle hoş olmayan şeylerle meşhur oluyor insanlar. Öyle bir şeyi tercih etmezdim herhalde, çünkü edebiyat dünyasında kalıcı olmak ve değer görmek istiyorum. Tek amacım o. Nacizane kendi yazdığım şiirleri seslendiriyorum ben ve bunu İstanbul Devlet Tiyatroları'nda senarist ve aynı zamanda tiyatrocu, bu işin duayeni olan, seslendirmen olan birine gönderdim ve çok beğendi. Tabii ki eğitim şart, eğitimini aldıktan sonra böyle bir işe girmek istiyorum.

* Sanatçı zaten çok yönlü. Sanatın bir dalında olduğunuz zaman mutlaka diğerlerine de...

- Hepsi birbirini besliyor. Şiir olmazsa öykü olmaz, öykü olmazsa roman olmaz. Aynı ailenin fertleri gibi.

* İlerde yazarlık atölyesi açmayı düşünüyor musunuz? Öğrenciler yetiştirmek ister misiniz?

- Çok mutlu olurum. Keşke öyle bir davet olsa, olanak olsa. Çünkü ben anlatmayı seven bir insanım zaten, içimdekileri yazarak anlatıyorum. Bunu sesli olarak da anlatmayı isterim.

* İnsanları okumaya teşvik etmek için ne yapmak gerekir?

- Çok güzel, çok zor bir soru. Okumayı ben damak zevkine benzetiyorum. Çünkü her kitap herkese hitap etmiyor. Eğer ilgi alanınızda olan bir kitap değilse, size sıkıcı gelebilir, bir kenara atabilirsiniz. Dolayısıyla ruhuna hitap edebilen bir kitabı yakaladıysa bir insan, devamında mutlaka ister istemez bünye devamını okumak istiyor. Minik minik alıştırmalar yapılabilir. İnce kitaplarla başlanabilir. Kitabı çok seven, kitaba aşık biriyle arkadaşlık edilebilir. Örneklemeler olması lazım önümüzde. Benim ailem hep öğretmen. Özellikle anne tarafım çok okumuş insanlar.

* Eğitimle, bilgiyle büyümüşsünüz.

- Dayım İzmit'in ilk başöğretmenlerinden. Onların kuzenleri, kızları hep öğretmen. Şöyle söyleyeyim bizde okumayan insana iyi gözle bakmıyorlar, her anlamda okumaktan bahsediyorum.

* Sadece öğretim değil, eğitim.

- Aynen. İster istemez bakıyorsunuz ki çevrenizde herkes bir şeyler yapıyor, üretiyor ve okuyor. Siz de ona göre aa doğru olan bu, ben de bunu yapmalıyım diyorsunuz.

* İçten de gelmeli.

- Kesinlikle öyle.

* Aileniz ilk duyduğunda yazarlık fikrinize ne dedi?

- Babam çok mutlu oldu çünkü hem Metin Eleştirmenliği, hem de Yaratıcı Yazarlık Atölyesi'ne devam ederken hocam bir konu verdiğinde o konuyla ilgili öykü yazıyorduk. Benim ilk eleştirmenim babam. Derslere gitmeden önce öyküyü kendisine okuyordum. Kuzguna yavrusu şahin görünür, çok olumsuz eleştiriler yapmıyordu ama en azından fikrini söylüyordu. Şurası şöyle olabilir, burası böyle olabilir diye. Babam çok mutlu oldu.

* Kadına şiddetin durdurulabilmesi için sizce ne yapılması gerekiyor?

- Ceza-i müeyyideler yeterli değil. Herkesi takip etmek de çok zor o yüzden, eğitim, eğitim, eğitim. Çünkü ilk eğitim ailede başlıyor. Çocuk üç yaşından itibaren bir birey olduğunu anlıyor ve anne babaya bakıyor, onlar ne yapıyorsa onu taklit ediyor. Dolayısıyla sevgi görmemiş bir erkek, kendi ailesi olduğunda; eşine, evladına, çevresine sevgi göstermez. Şiddeti erkek egosuyla iyi bir şey zanneder ve kendi egolarını öyle tatmin eder. Dolayısıyla eğitim, eğitim, eğitim. Hiç bir zaman özellikle erkek evlatlarınıza sen bir tanesin, sen muhteşemsin, sen şöylesin, sen böylesin demeyin. Yani olduğundan fazla değer yükleyip, ona göre bireyleri yaftalamayın, çünkü öyle zannediyor. Zamanla üzerine yapışıyor o etiket ve o da öyle zannediyor. İlerde büyüyünce ruhuna işleyen şeyi fiziksel olarak karşı tarafa gösterme çabası içinde oluyor. Gösteremediğinde de şiddete başvuruyor. Onun anadili şiddet oluyor.

* Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

- Tabii ki var öyle zor süreçlerden geçiyoruz ki insanlık anlamında. Tek ihtiyacımız olan şey sevgi. Eğer sevgi varsa o sevginin etrafında her şey toplanabilir. Edebiyatın da yolu sevgiden geçiyor. Eğer içinizde sevgi varsa üretebiliyorsunuz. Kendinizi iyi hissediyorsanız üretebiliyorsunuz. Bu pandemi sürecinden herkes gibi ben de etkilendim, çünkü üreten insanlar birazcık duygusal oluyorlar. Etkilendiğim için neredeyse üç aya yakın hiç bir şey yazamadım. Sonra dedim ki "kendine gel Sibel, ne yapıyorsun? Hiç bir şeyi yarım bırakamazsın." Ve yeni başladığım bir romanım var. "İz" Bulgaristan Kızanlık'ta geçiyor. Orda çok acılar çeken bir karakterim var. "Ünzile." Çok şiddet görmüş. Kadın şiddeti ile ilgili bir roman olacak. Yarıladım sayılır. Ama 3. bölümde takılı kaldım. Bu süreçten o kadar etkilendim ki yazasım yok. Normalde bir anda 10 sayfa yazabiliyorum. Ama kaç kere denedim, yok. Olmadı. İçimden gelmedi. O kısıtlanmışlık hissi, özgürlüğün olmaması, insanların kendini mutsuz hissetmesi.

* Halbuki pandemide daha verimli şeyler ürettim diyen de var.

- Olmadı, benim hiç öyle olmadı. Sonra kendime söz verdim, bayramdan sonra ne olursa olsun bu ruh halini atacaksın, üzerinden bu negatif hırkayı çıkartacaksın, kendine geleceksin ve yazacaksın.

* Oldu mu?

- Oldu. İlk iki gün çok güzel oldu. Şimdi yine ara ara yazıyorum. Demek ki demlenmem lazımmış. Demek ki öyle şeyleri yazmaya henüz hazır değildim.

* Bir dinlenme payı da olabilir.

- Aynen.

* Ben anlattıklarınızdan çok etkilendim. İnşallah yeni nesil öykülerinizi, romanlarınızı okuyarak geçmişimizi öğrenir, kalplerinde farklı bir iz bırakır.

- İnşallah.

* Çok teşekkür ediyorum Sibel Hanım keyifli sohbetiniz için.

- Ben teşekkür ediyorum. Sevgilerimle.

RÖPORTAJ: Aygen TUNA

26 Haz 2020 - 14:39 -


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Ses Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Ses Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Ses Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Ses Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Kocaeli Markaları

Kocaeli Ses Gazetesi, Kocaeli ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (262) 321 4141
Reklam bilgi