Yılanın hayat hikayesi

Aygen Tuna
Aygen Tuna

-       Kimsin sen be?

-       Memoli?

-       Yalnızca iş arkadaşlarım Memoli derler bana. Sen nerden biliyorsun benim takma adımı?

-       Bizim köyden.

-       Sizin köyden mi?

Aşkın bedeli, sanki korkudan bağlı dili. Sevda yanar uçar külleri. Ya bu nefrete ne demeli? Yılanın hayat hikayesi.
 
Yılan Hikayesi. 1999-2001 yılları arasında televizyonda yayınlanan ama büyük çoğunluk için bir diziden çok daha ötesi olan dizi. Özellikle o yıllarda çocuk veya ergenlikte olanlar için. 20 yıl geçmiş. Bir sosyal medya platformunda kısacık videosunu gördüm. Köylü kızı Zeyno’nun İstanbul’a ilk geldiğinde İstiklal Caddesi’nde, Taksim’de gezindiği video. Fonda sıcacık dizi müziği ile. Yapılan yüzlerce yorum tek bir noktada birleşiyor: O yıllara duyulan aşırı özlem.
 
Gelin biraz yorum okuyalım:
 
-       Yılan hikayesi çalıyor, flütleri hazırlayın.
 
-       20 yıl geriye gitsek, 15 yıl ileri gideceğiz.
 
-       Aşıktım diyebilirim o zamanlar bu caddeye.
 
-       Bugün Taksim’deydim. O kadar yabancı ki, şu an bu görüntülerden o kadar uzak ki. Ağaçlar bile ne güzelmiş o zaman orada. Şimdi her şey gösteriş. İnsanları desem diyemem, Türk birine rastlamak zor. Kendi şehrimde bazen yabancı gibi hissediyorum kendimi. Yabancıların hissetmediği kadar yabancı.
 
-       En son güzel günleri.
 
-       Vay be ağaçlar varmış yeşil yeşil.
 
-       Saç ektirmiş Arap turistler, nargile içen Suriyeliler yok. Beyoğlu’na gideceği için en güzel kıyafetlerini giyip öyle giden Türkiye halkı var. Saygı var, sevgi var.
 
-       Keşke o yıllara geri dönsek ya. Cep telefonunun, internetin, sosyal medyanın olmadığı, sokaklarda top oynadığımız, taso oynadığımız yıllara.
 
-       Daha iyi bir jenerik müziği çıkmadı bence.
 
-       Tüyler diken, yakın sigaraları.
 
-       İnsan küçüklüğünde anlamıyor, meğerse kadro ne kadar sağlammış.
 
-       Şimdiki dizilerde millet yataktan çıkmıyor. Koskoca üç yıl yılan hikayesi, kimse kimseyi öpmeden bitti. 20 yıl üstüne hala açıp izliyorsak demek ki derin izler bırakmış.
 
-       O zaman internet yoktu, bir hafta beklerdik yeni bölümü. O akşam izledin izledin. Şimdi akşam izleyemedin, ertesi gün izle. Müziğini de bulamazdın, ancak dizide çalarsa işte.
 
-       Yemin ederim şimdiye kadar izlediğim bütün hüzünlü şarkıları toplasam, bir yılan hikayesi etmez ya. Bu diziyi ben izlemedim çünkü 1997 doğumluyum ama bunu dinledikten sonra ne kadar büyük bir şey kaçırdığımın farkındayım. Keşke eski zamanların internetsiz, telefonsuz, instagram’sız, youtube’suz zamanları olsaydı da yalnızca televizyon olsaydı ve bu diziyi izleseydim. Aah ah şimdiki insanların beyni o kadar farklı yönde çalışıyor ki, insanların bilinçaltı o kadar zehirlenmiş ki, bende dahil. Bu diziyi şimdi izlesen bile keyif almazsın yani kısacası o maziyi yaşayamazsın.
 
-       İstiklal’de ağaçlara bak, yemyeşil.
 
-       Bunu ancak hassas ruhlar hissedebilir.
 
Diyeceksiniz hep geçmişe özlemi yazıyorsun, yaşlanıyor musun ne? Hadi ben yaş alıyorum da, o yıllarda küçücük çocuk olanlar bile değişimin büyüklüğünün farkında. Onların yaşla ne gibi bir derdi olabilir de bilinçaltı zehirlenmesinden bahsederler?
 
Şimdilerde çok konuşulan Taksim Camii’miz de var artık. Bu maneviyat eksikliğimizi gidermeye yeter mi bilemem ama eksiklik giderek daha bir derinlik kazanıyor. “Marifet ve ilim; öz ile kabuğu birbirinden ayırır” demiştir Abdulkadir Geylani. Nikola Tesla da “O kadar cahilsiniz ki dininiz var diye ahlaka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz” demiş. İki sözün de anlamının derinliği aynı ortak paydada birleşiyor. Biri tanınmış din alimi, diğeri hakkı yenilmiş, dünyanın en büyük bilim insanlarından.
 
En çok içerlediğim konulardan biri de yazılarını insanlarımızı ötekileştiren, ayrıştıran ve bunu da nefret diliyle yapan yazarlar. Bakıyorum, okuyorum, kimi dinimizi, kutsalımızı överken çocuğa anlatır gibi başka yaşam tarzlarını öyle bir karalıyor ki yazdığı kelimelerden ben utanıyorum. Öteki de aynı şekilde değerlerimizi yok sayıcı, rencide edici kelimeleriyle insanlıktan çıkmış gibi yazılarını kaleme alıyor. Bizim tarihler boyunca süre gelen kültürel mozaiğimiz, bütünlüğümüz erozyona uğramış oluyor. Olan yine bize oluyor.
 
Kendi adıma konuşuyorum, kimsenin kimseye tercihlerinden dolayı söz söyleyecek, laf atacak hali yoktur. Bu yaşıma kadar yirmi iki yıl çalışmış, arada bir gidip arkadaşlarıyla sohbet, müzik eşliğinde bir kadeh bir şeyler içebilen ben, bir başka çok sevdiğim arkadaşımla dışarda gezerken onun namazının bitmesini Fevziye Camii bahçesinde bekleyip, kaldığımız yerden gezmemize devam edebiliyorsak biz, kimsenin üzerimizde baskısına, küçük görmesine, ötekileştirmesine ne ihtiyacımız, ne de cevap verecek durumumuz vardır. İnsanlarımızın büyük çoğunluğu da bu şekilde yaşamaktadır.
 
Bu nefret dili ve kutuplaştırmayı lütfen bir kenara bırakıp, gerçek sorunlarımıza odaklanalım. Onlar için çözümler üretelim. Özellikle eli kalem tutan, yazı yazan, okuyucuların belki düşüncelerine ışık tutacak, belki fikirlerini bir nebze değiştirecek yazarların misyonu burada çok daha fazla.
 
Bir sonuca bağlanamayan, uzayıp giden konularda kullanılan tabirdir; yılan hikayesi. Varsa içinizde kin ve öfke, bunun sebeplerini kendinizde araştırınız ve sorgulayınız.
 
Aşkın bedeli, sanki korkudan bağlı dili.

Sevda yanar uçar külleri.

Ya bu nefrete ne demeli, yılanın hayat hikayesi…

- Kocaeli Ses Gazetesi, Aygen Tuna tarafından kaleme alındı
https://www.seskocaeli.com/makale/7259896/aygen-tuna/yilanin-hayat-hikayesi